ATLAS LOGO
HASANKEYFE SADAKAT
Sadakat Çağrısı
Doğal Alanlar
Arkeolojik Alanlar
Haberler
News
Basından
Fotoğraf Galerisi
Sadakat Yolcuları
Ziyaretçi Defteri
Mesaj sayısı: 559


Dilek Ekşi'nin Kaleminden

Her şey üç kelime ile başladı. Üç yüz kişiyi tek amaç altında birleştirip özel bir trende toplayacak olan bu üç kelimenin gücü katlana katlana Anadolu'yu boydan boya geçecekti.

"Hasankeyf yok olmasın". Neden tren yolculuğuydu? Trenin seçilmesinin ayrı bir yeri vardı, ilginç bir benzetme yapıldı, tren bir nehirdi; demiryolunun iki ince kolu güneşte metalik ışıltılar saçarken çağıltısı ise demire vuran tekerleğin ray arası boşluğa düştüğü andaki geçiş sesiydi. İçinde sarsıla sarsıla yol alırken kırk iki saat boyunca kalp ritmimize başka bir ritm de karışmış olacaktı. Kah azgınlaşıp deli dolu kah sakin sakin giderken bizler aynı tınıyı duyacak aynı tempoda hareket edecektik. Gönülden bağlıyız diyebilmek için Dicle'ye akıp kavuşacaktık, bir olacaktık. Katışıksız sevgi de "sen"-"ben" yerine "biz olmak, tek olmak" değil miydi?

Yolculuk boyunca yoğun bir program vardı. En arka vagon konferans odasıydı, her seferinde bir uçtan bir uca treni katedip arka vagona geldiğimizde içerisini dopdolu görüyorduk. Atlas Dergisi ve Doğa Derneği'nin katkılarıyla doğa alanları, kuşlar ve kuş gözlemciliği, arkeolojik ve jeolojik miraslar, Anadolu uygarlıklarıyla ilgili dia gösterileri, belgeseller, konuşmalar, sunumlar yapılıyordu. "Ne kadar çok bilmediğimiz şey varmış!" diyor şaşırıyorduk: Örneğin, her yerin ağaçlandırılması yanlışmış bozkıra da ihtiyacımız varmış, barajların verdiği zarar yararından çok fazla olabiliyormuş. Türkiye'nin biyocoğrafyası (Sibirya, Akdeniz, İran-Turan gibi) çok zenginmiş. Ancak biyoçeşitliliğin mikro ölçekte olması bu alanlarda yapılacak yanlış bir girişimin o bölgeye ait özelliği bir daha geri getiremeyecek şekilde yok etmesine neden oluyormuş. Mesela, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen sadece Beyşehir Gölü'ne ait endemik bir balığın etçil bir balık olan levreğin göle bırakılmasından sonra nasıl yok olduğunu veya Elazığ bölgesinde sayıları azalan on iki kilo ağırlığında "toy" adlı kuşun üremesi için bir avuç insanın nasıl emek verdiğini ve oradaki çiftçileri bilgilendirdiklerini öğrendik.

Tren gece gündüz kıvrılarak ilerlerken bir an eski Türk efsanelerindeki "yılanların şahı"; Ejder aklıma geldi, Türk ejderin ateşi sanıldığı gibi ağzından değil kuyruğundan gelir. Kuyrukların değdiği yerde ateşlerin yandığı, yerin yarıldığı ve kuyruğundaki kanı içenlerin zehirlenerek öldüğü halbuki ejderin kafasındaki kanı içenlerin ise sonsuz bilgeliğe ulaştığı söylenir. Arka vagon (konferans vagonu) hava, toprak ve suyun artık kolaylıkla harcanma lüksünün kalmadığı bir çağa girdiğimizin ateşini de taşıyordu, kuyruk küresel ısınmanın tehlike sinyallerini veriyordu. Tren yolun ortasında yön değiştirdi, yılanın kuyruğu birden başa dönüşüverdi. Bilge vagonda dinlediklerimiz, gördüklerimiz bize hızla yok olan doğal ve kültürel değerlerimizi korumak için zamanımızın az kaldığını söylüyordu. Herkesin el birliğine ve aktif katılımına ihtiyaç vardı.

Resim defterindeki "nesne" isimli çizgi çocuk öylece boş tavana bakıyordu, biraz sonra diğer sayfaların arasına karışacaktı, biliyordu, çünkü sayfayı çevirecek parmak sabırsızdı bir sonrakine geçmeye, fakat garip bir şekilde çizgi çocuk kalktı ve sayfadan çıktı, eline kalemi aldı, bir ağaç, ağacın dallarında sıralanmış kuşlar ve yaprakların arasından süzülüp giren güneş ışınları çizdi. Sonra tekrar sayfaya girdi ve ağacın altına uzandı. Özneydi artık.


Pencereden dışarıya bakarken Ahmed Arif'in deyişinden Anadolu'yu izliyordum:

Beşikler vermişim Nuh'a,

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?

....

"Gitmesek de görmesek de o bizim köyümüz" ile büyüdük, görsel bombardıman hayatımızın bir parçası olmuşken, tüket-at mantığında popüler olabilenler sivrilir ve hemen arkasından saman alevi gibi sönerken, gözümüzden ırak olanlarsa anlık "vah vah"lara karışırken gitmezsek, görmezsek, dinlemezsek, birşeyler yapmazsak nasıl bizden olacaktı? Sanalı gerçeğe yeğlediğimiz neyin gerçek neyin hayal olduğunun karıştığı Matrix-vari bir dünyada sanal köylerin insanlarını, hayvanlarını, bitkilerini filmlerde veya bilgisayar oyunlarında mı izleyecektik? Yoksa Italo Calvino'nun "Görünmez Kentler"indeki imgelem gücü gibi güce sahip olanların anlattıklarına veya daha sonra kulaktan kulağa yayılarak söylenceye dönüşecek hikayelere mi sığınacaktık?

O an kulağıma Sezen Aksu fısıldıyordu:

"Dil yetmeyince, göz görmeyince,
gönül hissetmeyince, kırılınca camdan kalp,
dönüp yanlızlığa kilitlenince,
o zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz,
o zaman şarkı söylemek lazım çığlık çığlığa
o zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz"

Dicle'nin batıdan doğuya akarken Raman Dağları'na doğru yönelip ve hemen sonra güney doğuya döndüğü nokta olan Hasankeyf, bölgenin yumuşak karnını oluşturmuş, kalkerden yapısı binlerce yıl akan nehir ile doğal kanyonları ve dantela gibi irili ufaklı mağaraları yaratmış. Şimdi ise bu sit alanı içindeki prehistorik dönemlere uzayan çok değerli bilgileri saklı tutan höyükler Ilısu Barajı'yla kum olup eriyip gidecek. Asurlular, Urartular, Süryaniler, Roma İmparatorluğu, Abbasiler, Artuklular, Haçlı seferleri, Moğol istilası sonrası Eyyubiler, Akkoyunlular, Safaviler ve Osmanlılarla yoğurulan zengin geçmişinden günümüze ulaştırabildiklerini korumak ve duyurmak için umutla çıkmıştık bu yola. Sadakat Treni Hasankeyf'in çığlıydı, yalnız değildi, şarkısı bizdik.

Batman'dan Hasankeyf'e yaklaşırken önce Dicle bizi karşıladı. O kadar sessiz o kadar sakindi ki, yer yer ortasında küçük adacıklar oluşmuştu, besbelli yorgun akıyordu. Ancak bu dinginlik, akşamın alacasında güneşin ışıklarının kendini bıraktığı sularda, kenarına dizilmiş çardak altlarındaki tahterevanlara uzanmışlara veya bir sandalye alıp nehrin ortasına yerleştirip oturanlara başka duygular uyandırmış olabilir.

Hasankeyf'i özel yapan en önemli nokta; gelmiş geçmiş medeniyetler buranın çetin yeryüzü biçimini olduğu gibi kabullenmişler. Etle tırnak gibi iç içe geçmişler, kaynaşmışlar. Birbirlerini şekillendirmişler. Mağaralarda yaşamışlar. Kayaların üstüne kale-saraylar yapmışlar. Taşı dillendirmişler. Dicle'nin ortasında bugüne sadece ayakları kalmış ve üstünde insan yüzü kabartmaları olan köprü kurmuşlar. Kanyonun yukarılarına kadar suyu çıkaracak mekanizmayı oluşturmuşlar. En geniş kütüphaneye sahip olmuşlar. Teknolojisi-sanatı-doğası ile uyum içinde yaşamayı bilmiş binlerce yıllık insanlık tarihine karşı 21.yüzyıl bilgi çağı insanın altmış-yetmiş yıl verim biçilen bir barajla Hasankeyf ve çevresini bir anda yutmayı planlaması ilginç bir tezat değil midir?

Hayyam sevenin sevdiğine bir testinin çamurunda karışmışlarken ancak kavuşabildiğini düşler. Aslında inceden süzülmüş bir düşüncedir rübaisinde dile gelen; tanımadığı bir insanın elinden çıkmış eserinin özü ile kendisi arasında nasıl sevgi bağı kurduğunu anlatır.

Der ki:

Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bembeyaz eliydi.

Bu yüzden olsa gerek trenimizin ismi Sadakat treniydi. Gönülden bağlılığın içinde, olmazsa olmaz olan saf sevgidir. Ancak sevgi ile yok oluş durdurulabilir.

Gece oldu, yıldızlar kömür karası karanlığa gömülmüş kanyon ve mağaraları aydınlatabilmek için burada sanki daha bir parlaktı. Son belgeseli (Kırmızı Boşluk) ve Türkiye'den doğa kesitlerini gösteren dia gösterisini açık havada izledik, arkamda Dicle akıyordu. Karşıyaka denilen nehirin karşı tarafında Türkiye'de Semerkand örneğinin tek izi olan üstü lacivert ve turkuaz sırlı Zeynel Bey Türbesi duruyordu. Son yapılan arkeolojik çalışmalarla türbenin çevresinde medrese olduğu tespit edilen bölgenin avlusunda bir zamanlar aynı bizim gibi gökyüzüne bakanların olduğunu hayal ettim. Belki yıldızları gözlemleyerek geleceği görmeye çalışmışlardı, belki de bizim şu an bilemediğimiz Hasankeyf'in akıbetini o zamanlardan tahmin etmişlerdi.

Umarım ki baraj kurulmaz, umarım ki gönülden bağlılık domino taşı gibi olabildiğince her birimizin kalbine dokunur. Barajın kurulmadığını düşünelim, o zaman bir başına bırakmak da zaman içinde kaybolmasına neden olacaktır. Bu yüzden kurtarılması ve korunmasına yönelik yapılacak daha çok iş var. Sadakat yolculuğu devam edecek.

Bu organizasyonu düzenleyen ve büyük bir özveriyle çalışmış olan Atlas Dergisine, Doğa Derneğine, Fest Travel'a, destek veren T.C Devlet Demiryollarına ve nice emeği geçmiş herkese çok teşekkür ederim.

Hasankeyf yolcularından,Dilek Ekşi

Send Feedback Send as email

© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.
reklam alani